Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan Yirmi Beşinci Söz ve On Dokuzuncu Mektub’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş

