olmadığı gibi tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir. Zira şetim, hükümdür. Tahayyül, hüküm değildir. Hem onunla beraber o sözler, senin kalbin sözleri değil. Çünkü kalbin o sözlerden müteessir ve müteessiftir. Belki o sözler, kalbe yakın olan lümme-i şeytaniyeden gelen sözlerdir. Bunun zararı, yalnız tevehhüm-ü zararla mütezarrır olmaktır. Çünkü tahayyülü, hakikat tevehhüm eder. Şeytanın işini kalbine mal eder. Zarar diye anlar, zarara düşer. Şeytanın dahi istediği odur.

İkinci Vecih budur ki: Manalar kalpten çıktıkları vakit, çıplak olarak çıkarlar ve çıplak olarak hayale girerler. Suretleri, hayalde giyerler. Hayal ise her vakit bir sebep tahtında bir nevi suretleri dokur. Ehemmiyet verdiği şeylerin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mana geçse ona giydirir. Ya takar ya bulaştırır ya perde eder. Eğer manalar münezzeh ve temiz iseler suretler mülevves ve rezil ise giymek yoktur fakat temas vardır. Vesveseli adam teması telebbüsle iltibas eder “Eyvah!” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu hısset-i nefis beni matrud eder.”

Bu yaranın merhemi ise ey bîçare! Bak, nasıl ki namazın edeb-i nezihanesinin vesilesi olan zahirî taharete, batnın bâtınındaki