dediler ki: “Bunda büyük bir iş var.” Ve o acayibin beyhude olmadığını anladılar. Merak ettiler. “Acaba nedir?” dediler. Birden o üstad-ı muallimin bahsettiğimiz nutkunu işittiler. Anladılar ki bütün esrarın miftahı ondadır. Ona müteveccih oldular. Dediler: “Esselâmü aleyke ya üstad! Şöyle bir kasrın, senin gibi bir muarrifi lâzım ki seyyidimiz, sana ne bildirmiş ise bize de bildir.”
O da onun evvelce bahsettiğimiz nutkunu onlara dedi. Onlar da dinlediler. Kabul edip istifade ettiler. Melikin marziyatı dairesinde amel ettiler. Onların şu edepli muameleleri melikin hoşuna gitti. Melik de has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir kasra onları davet etti. Öyle bir cevvad-ı melike lâyık ve öyle mutî ve edepli misafirlere has ve öyle âlî bir kasra lâyık bir tarzda onlara ikramlar etti.
İkinci güruh ise: Kasra girdikleri vakit, nefislerine mağlup oldukları için et’ime-i lezizeden başka bir şeye iltifat etmediler. Mehasinden gözlerini kapadılar. İrşadat ve ikazattan kulaklarını tıkadılar. Uykuya daldılar. Bazı şeyler için ihzar edilmiş olan ve içilmeyen iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar ki seyirci misafirleri bütün taciz ettiler. Sahib-i kasrın askerleri de onları tutup öyle edepsizlere lâyık olan hapislere attılar.

