Mahallenizin imamı Hâfız Ömer Efendi’ye selâm et ve de ki ben onu kabul ettim. Talebelik şartlarını da ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözler’i ciddi dinlemeleri beni çok mesrur ediyor. Ben onlara dua ediyorum. Onlar da bana dua etsinler. Seyda namındaki zat, pederinizin intisap ettiği zat değil, ondan evvel gelmiş, iştihar etmiş mühim bir zattır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik, bütün ihvanlar size selâm ediyorlar.

Kardeşiniz

Said Nursî

***

وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ

Aziz, sıddık kardeşim!

Sana bu defa Yirmi Dokuzuncu Mektup’un Üçüncü Kısmını ve Beşinci Kısmını gönderiyorum. Üçüncü Kısım’da bir sır var. Ramazanda bir saatte, benimle müsevvid zat hasta iken süratle yazılmış. Göreceğiniz tarz aynen bulunmuş, biz hayret ettik. Anladık ki o kısımda Kur’an’a dair niyetimiz tam haktır ve lâzımdır ki böyle olmuştur.

Hem Mu’cizat-ı Ahmediye’deki tevafukata bir sened-i kat’î olarak iki parça –o mektuptan dördüncü, beşinci cüzlerini– gönderdim. O iki parça o risalenin telifinin akabinde, acemi bir müstensih müsvedde-i aslîden acele yazdığı, hattâ salavatları (asm) işaretiyle geçtiği halde, iki sene sonra tetkik ettik, ümidimiz fevkinde acib bir tevafuk gördük.

Sonra ondan daha acemi bir müstensihe dedim: “Resul-i Ekrem (asm) kelimesiyle, Kur’an kelimesini kırmızı yaz, aynen o nüshayı istinsah et.” Halbuki ikinci müstensih çok acemi idi. Evvelki müstensihin nüshasındaki tevafuku kısmen bozmuş, şuuru taalluk ettiği için letafetini ihlâl etmiş. Fakat yine tevafukata bir hüccet olur. Siz de güzelce kendinize tebyiz ediniz. O müsvedde-i ûlânın bir sureti ya sende veya Abdülmecid’de mahfuz kalsın.