güneş gibi kuvvetli olan risale-i âliyelerinizin âcizde bıraktığı derin his ve tesirlerden doğmuştur.

Osman Nuri

***

(Hulusi’nin fıkrasıdır.)

Bu Mirkatü’s-Sünnet olan mübarek mektup hakkındaki ihtisaslarımı arza maalesef muktedir değilim. Fakat istikametli tefsir, i’cazlı beyan, nurlu ilan gibi şanına lâyık tabirle tavsif edebileceğim Beşinci Lem’a’nın on bir nükteyi ihtiva edişini manidar buldum. Sanki manen diyor:

Îfa-yı sünnet ile mükellef olduğumuz, ol Nebiyy-i Zîşan’ın taraf-ı İlahîden getirip haber verdiği yakînen malûm olan şeylerin hak olduğunu bilip kalp ile tasdik ve dil ile ikrar etmek suretiyle, tarif olunan iman ve İslâm’ın şartlarının mecmuu olan on bir adediyle bu nurlu mektuptaki nüktelerde sarîh tevafuk vardır. Madem böyledir, mü’minim diyen ittiba-ı sünnet etmeli. Elhamdülillah Müslüman’ım, iddiasında bulunan ve لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ itabından kurtulmak isteyen sünnete yapışmalı ilh. hakaiki ders veriyor.

Bu mektubu almazdan evvel –Allah hayretsin– bir gece rüyamda büyük bir camide bulunuyorum. Namaz kılındıktan sonra, ben kapıya yakın bir yerde ayakta duruyorum. Baktım, mihrabın sol tarafından küçük ve toplu bir cemaat geliyor. Bana yaklaştıkları zaman “İşte Abdülkadir-i Geylanî Hazretleri!” diye kulağıma bir ses geldi. Gayr-ı ihtiyarî “Meded yâ Gavs-ı A’zam!” diyerek, ağlayarak ayağına kapandım. Mübarek sol elleriyle beni yerden kaldırdılar ve şefkat gösterdiler. Kendileri uzun boylu, çok mehib ve üzerlerinde siyah bir sako, mübarek sakalları siyah, pek az ağarmış. Beşûş ve nurani bir çehre. Mübarek başlarında bir mahrut-u nâkıs şeklinde yüksek ve çok beyaz bir sarık vardı. Camiden çıkınca, bitişik bir odada cemaatle beraber oturduğumuzu da hatırlıyorum. Bu rüya bana çok zevk vermekle beraber, dua ve himmetlerinin hizbü’l-Kur’an üzerinde her zaman mevcud bulunduğuna daha ziyade yakîn hasıl ettirdi.

Hulusi

***