Hakikat böyle iken şeytanın bir cihette şakirdi olan nefsin, kaziyenin aksine olarak hayrı küllî, şerri cüz’î tasavvur eder, firavunlaşırsın. Bilir misin misalin neye benzer?

Mağrur ahmak bir adam, bir gemi ile ticaret eden bir cemaate şerik olur. O cemaatin her biri bir kısım sermaye verip gemide bir vazifeyi deruhte eder. Herkes kendi vazifesini îfa eder. Yalnız o mağrur, hareket-i sefineye medar olan vazifesini terk ederek geminin garkına sebebiyet verir. O cemaatin hepsi bin lira zarar ederler.

Ona denildi: Hak olan odur ki bütün hasareti sen çekeceksin. Çünkü bizim sa’yimizi de heba ettin.

O dedi: Yok, kabul etmem. Belki bu hasaret taksim edilerek hissem miktarınca çekebilirim.

Sonra ikinci seferde, o dahi onlar gibi vazifesini îfa etti. Bin lira kâr ettiler. Dediler ki: Hasaret vazifeye bakar. Kâr, re’sü’l-mala bakar. Öyle ise re’sü’l-mal nisbetinde taksim edelim.

O mağrur dedi ki: Yok, belki bütün kâr benimdir. Çünkü çendan evvelce hasaret sana râcidir demiştiniz, ben kabul etmemiştim. Öyle ise bütün kâr da bana olmalı.