şey olmadığını anlamadı. Ve bu ince iş içinde iş olduğuna intikal etmedi. Kalp ve ruhu ve akıl ve letaifi bu elîm ve dehşetli vaziyetten feryad u figan ederken nefs-i emmaresi tegafül ile tecahül etti. Kalp ve ruhun âh u enîn ve fîzarından kulağını kapayıp kendi kendini aldatarak bir bostanda bulunuyor gibi o meyveleri yemeye başladı. Fakat o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. Bir hadîs-i kudsîde Cenab-ı Hak buyurdu ki: اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدٖى بٖى yani “Kulum beni nasıl tanırsa ona öyle muamele ederim.”
Şu bedbaht adam da sû-i zannıyla gördüğünü hakikat telakki etti. Öyle muamele gördü ve görüyor. Ne ölür ki kurtulsun ve ne de elemsiz kalır ki yaşasın. Şu miskin ahmak fehmetmedi ki bu tılsımlı ve acib işlerde tesadüf mümkün olmaz.
Biz de şu meş’umu şu azapta bırakıp döneceğiz. Mübarek ve yümünlü diğer kardeşin arkasından gideriz.
İşte şu zat, hüsn-ü sîretinden nâşi, hüsn-ü zannı ile ünsiyet ederek yolunda gidiyor. Bak, nasıl hüsn-ü nazarıyla kardeşinin mahrum kaldığı bostandan istifade ediyor. Şu bostanda çiçek ve yemişlerle beraber, murdar ve

