etseler bazen bir nevi şüphe-i hakiki onlarda tevellüd eder.

Şu nevi vesvesenin en mühimmi budur ki: Vesveseli adam, imkân-ı zatî ile imkân-ı zihnîyi iltibas eder. Yani bir şey zatında mümkün ise onu zihnen, ilmen mümkün ve meşkuk olduğunu tevehhüm eder. Halbuki imkân-ı zatî yakîn-i ilmîye ve zaruret-i zihnîye münafî değildir. Mesela, bu dakikada –zatında– Karadeniz’in yere batması mümkündür, muhtemeldir. Halbuki yakînen yerinde olduğunu hükmediyoruz. O ihtimal ve o imkân-ı zatî bize bir şek vermez.

Mesela, güneş mümkündür ki bugün gurûb etmesin veya yarın tulû etmesin. Halbuki bu imkân ve bu ihtimal, ilm-i yakînimize zarar vermez. Demek, bazı hakaik-i imaniyede yani hayat-ı dünyeviyenin gurûbu ve hayat-ı uhreviyenin tulûu gibi imkân-ı zatî cihetinde gelen evham, yakîn-i imanîye zarar vermez.

Bütün bunlarla beraber asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharriye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı atar, tehavünü def’eder. O şart ile ki ifrata varmasın, galebe çalmasın.